Bu da Geçer

Bu da Geçer

Vaktiyle, bir derviş; çöl vahasında dinlenmekteymiş

 

****

 

Bu da Geçer

 

                 Vaktiyle, bir derviş; çöl vahasında dinlenmekteymiş. Yanında sadık devesi, karşısında ise ona akıl danışmaya gelmiş iki yolcu varmış.

​Yolculardan biri, dervişin üzerindeki o heybetli yeşil cübbeye ve huzurlu tavrına bakarak sormuş:

"Efendi, biz dünyayı gezdik, çok zenginler gördük ama hiçbirinin yüzünde senin şu huzurunu görmedik. Bu işin sırrı giydiğin hırkada mı, yoksa yanında taşıdığın bu devede mi?"

​Derviş, siyah gözlerini yolcuların üzerinde gezdirmiş, hafifçe gülümsemiş ve devesinin yanındaki kumları işaret ederek anlatmaya başlamış:

​Sırlı Kıssa: Emanet ve Sahibi

​"Bir zamanlar bir hükümdar, ülkesindeki en bilge dervişi huzuruna çağırmış. Ona 'Bana öyle bir şey söyle ki, hem sevinçli olduğumda beni dengede tutsun hem de kederli olduğumda bana teselli versin' demiş.

​Derviş, cebinden gümüş bir yüzük çıkarıp hükümdara uzatmış. Üzerinde sadece şu yazıyormuş: 'Bu da geçer...'

​Hükümdar önce şaşırmış, sonra dervişe sormuş: 'Peki ya dünya nimetleri? Bak, senin üzerinde yeşil bir cübbe var, benim üzerimde ise ipekten kaftanlar. Hangimiz daha zenginiz?'

​Derviş cevap vermiş: 'Sultanım, bir çölde susuz kalsanız ve elinizde sadece bir bardak su olsa; o suyu içmek için tacınızdan vazgeçer miydiniz?' Sultan 'Elbette' demiş. Derviş devam etmiş: 'O halde bir bardak su etmeyen saltanata niçin gururla bakarsınız? Zenginlik, sahip olduğun değil, vazgeçebildiğin şeydir.'"

​Derviş, karşısındaki iki yolcuya dönerek sözlerini şöyle tamamlamış:

​"Siz benim yeşil cübbeme, deveme bakıyorsunuz. Oysa bunlar sadece birer binek ve örtüdür. Asıl yolculuk, devenin üzerinde değil, kalbin içindedir. Bu dünya bir han, bizler ise misafiriz. Yanındakiyle yetinmeyi bilmeyen, dünyanın tamamına sahip olsa da yine açtır."

​Yolcular bu sözleri duyunca, dervişin sessizliğindeki o derin manayı anlamışlar. Derviş, sarığını düzelterek devesini ayağa kaldırmış ve çöle doğru ağır adımlarla ilerlemiş.

****

 

                              ALLAH’IN HİKMETİ 

 

                Vaktiyle çok zengin bir adam vardı. O kadar zengindi ki malının ve parasının hesabını bile bilmezdi. Ama bir o kadar da cimriydi.

Günlerden bir gün kapısına bir fakir geldi:

— Allah rızası için karnımı doyurun, diye yalvardı.

Merhametsiz zengin sert bir şekilde yanıtladı:

— Defol kapımdan! Çalışıp kazanacağın yerde dilenmekten utanmıyor musun?

Fakir boynunu büktü:

— Ne tuhaf… Ben fakir olduğum için yüzümü buruşturuyorum. Ama sen zengin olduğun halde gülmeyi, güzel söz söylemeyi unutmuşsun.

Zengin sinirlenerek bağırdı:

— Defol dedim, defol!

Fakir uyarısını yapmaya devam etti:

— Kibirlenme, ne fakirlik ne de zenginlik ebedidir. Bir gün bütün malını kaybedip fakir olabileceğini hiç düşündün mü?

Zengin daha da öfkelendi ve hizmetçisine bağırdı:

— Defet şu herifi başımdan!

Fakir, hizmetçi tarafından kapıdan kovuldu.

Yıllar geçti. Merhametsiz zenginin işleri bozuldu, her şey ters gitmeye başladı. Altını tutsa kömür oluyordu adeta. Tüm serveti kısa sürede eridi. Bir gün hizmetçisi geldi:

— Efendim, artık yanınızda çalışamam. Ücretimi veremiyorsunuz.

Eski zengin öfkeyle hizmetçiyi kovdu.

Hizmetçi, merhametli bir zenginle çalışmaya başladı. Yeni efendisi çok iyi kalpliydi; kapısına gelen her fakirin karnını doyurur, elbise verir, cebine bir miktar harçlık koyar, dualarını alarak yollardı.

Bir gün yine kapısına bir fakir geldi. Perişan haldeydi, günlerdir yemek yememişti. Kapıdan elini uzattı:

— Allah rızası için bir dilim ekmek verin.

Merhametli zengin, hizmetçisine emir verdi:

— Yemek ver, sırtına elbise giydir, cebine harçlık koy.

Hizmetçi kapıdaki dilenciye yemek götürdü. Ama onu görünce hayretler içinde kaldı:

— Efendim, bu dilenci kim biliyor musunuz?

— Kim?

— Benim eski efendim! Yanından ayrıldığım cimri zengin…

Merhametli zengin gülümsedi:

— Ya beni tanıdın mı? Sen onun yanında çalışırken kapısına gelmiştim. Beni kovmuş, ‘Çalış ve kazan, dilenmeye utanmıyor musun?’ demişti. Allah’ın hikmetine bak ki o fakirleşti, ben zengin oldum.

 

 

***

 

                                      HOROZ

 

                      Hiç duydunuz mu horozun neden öttüğünü? Onun bu feryadının sebebi nedir sabah'ın o saatinde niye öyle içli içli, yüreği yanarak ve titreyerek öter düşündünüz mü hiç

Miraç Kandili Resullah efendimiz "merdiven" manasına gelen "Miraç" gecesi yani büyük vuslatın "aşığın maşuğu"nu kendisiyle görüştürmesi. Sevgili Peygamber Efendimizin akılların anlatmakta aciz kaldığı mekandan münezzeh, keyfiyetten uzak sadece baş gözü ile Resullullah Efendimiz Allahü Teala’nın yüzünü gördüğü gece..

Resulullah Efendimiz Miraç’a çıktığı zaman Cebrail Aleyhisselam onu birinci kat semada gezdirirken. Resulullah Efendimiz horoz şeklinde bir melek görüyor ve bu horozu şöyle anlatıyor; "Ben horoz şeklinde bir melek daha gördüm. Çok büyük bir başı vardı. Öyle ki, bu baş Arş-ı Ala ile bir olmuştu. Ayakları yedi kat yerden daha da aşağı idi. İki kanadı vardı. Bu kanatları açtığı zaman, bütün doğu ile batıyı kapsardı, O meleğin makamı Sidret-ül Münteha idi. O Meleğin vücudu beyaz inciden, ibikleri kırmızı yakuttan yaratılmıştı.

Arşı Ala'daki horoz şeklinde bu melek, gece olduğunda dünya semasına iner ve Allah’u Teala’yı tespih eder. Cebrail Aleyhisselam'a sordum bu nedir Ey Cebrail, oda bana bunun Arşın horozu olduğunu söyledi. Gece karanlık bastığı zaman, dünya semasına iner. Gecenin üçte biri geçtikten sonra kanatlarını çırpıp "Hani ibadet edenler? Namaza kalkacak olan kimseler kalksınlar" diye seslenir. Onun bu sesini insanlardan ve cinlerden başka bütün yaratıklar işitir. Yeryüzündeki horozlar onun sesini işitince hemen ötüp insanlara o meleğin haberini bildirirler. Gecenin üçte biri geçince o melek tekrar kanatlarını çırpıp "Hani günahlarının affını isteyenler? Hani alemlerin Rabbi olan Allah'a ihtiyaçları ve istekleri olanlar? Kalkıp istiğfar etsinler, dileklerini arz etsinler yüce yaratana" der.

Onun bu nidasını işiten horozlar hemen ötüp insanlara haber verirler. Bundan sonra tanyeri ağardığında o melek tekrar kanatlarını çırpar ve der ki; "Bundan sonra gafiller kalksınlar. Hem de üzerlerinde birçok günahlar olduğu halde."

Cebrail bunları söyledikten sonra şöyle devam etti; "Ey Allah'ın Resulü! Bu durum böyle kıyamete kadar sürüp gider.

Kıyamet günü gelip çattığı zaman, o melek gecenin üçte birinde nida etmek ister. Fakat o sırada Allahu Teala'dan şöyle bir emir gelir; "Ey melek! Artık kullarımı uyandırma"

Böylece meleğin ötmesi yasak kılınır. Bunun üzerine melekler kıyametin kopma anının geldiğini anlayıp hep birden ağlamaya başlarlar. O gecenin uzunluğu tam üç gün üç gece sürecektir. 

O gece ne horozlar ötecek, ne de köpekler havlayacaktır.

Ve insanlar o gece büyük bir gaflet içinde tam üç gün üç gece yatacaklar bir türlü sabah olmayacak.

Peygamber efendimiz o horoz suretinde ki meleğe benzediği için beyaz horoz için şöyle buyurmuşlar; "Beyaz horoz benim en doğru ve sevgili dostumdur. O horoz benim düşmanım olan şeytanın düşmanıdır. Beslendiği evin sahibini, çoluk çocuklarını ve hatta çevresindeki dokuz ev halkını korur."