Gerçeğin ta Kendisi
Bir zamanlar, dağların eteğinde, suları zümrüt yeşili bir gölün kıyısında yaşayan genç bir derviş vardı. Adı Yusuf'tu ve ruhu tıpkı bahar rüzgarı gibi özgürdü. O, eski dervişlerin aksine, göl kenarındaki yaşamı sadece inziva yeri olarak değil, aynı zamanda canlı bir öğreti olarak görüyordu.
Bir sabah, Yusuf her zamanki gibi gölün berrak sularında abdestini alırken, çevresindeki hayvanlar ona eşlik ediyordu: Mavi-yeşil ördekler usulca suda süzülüyor, rengârenk papağanlar dallarda şakıyor, gri bir kedi merakla onu izliyor ve iki keçi ise kıyıda otluyordu. Yusuf'un uzun, dağınık saçları asker yeşili cübbesi ve sarığıyla tam bir uyum içindeydi.
Tam abdestini bitirip şükür duasına duracakken, gölün yüzeyinde garip bir ışıltı fark etti. Işıltı yavaşça yoğunlaşmaya başladı ve sudan küçük, saydam bir balık fırladı. Balık havada parladıktan sonra tekrar suya düştü. Ancak bu sıradan bir balık değildi; kuyruğu yıldız tozundan, pulları ise ay ışığından yapılmış gibiydi.
Yusuf, bu olaya anlam veremedi. Gözlerini ovuşturdu, belki de yorgunluktan gördüğünü düşündü. Ama balık tekrar fırladı, bu kez daha yükseğe ve Yusuf'un avuçlarına doğru süzüldü. Avuçlarına konduğunda, balık konuşmaya başladı, sesi su damlalarının fısıltısı gibiydi:
"Ey genç derviş, uzun zamandır bekliyorum. Bu gölün dibinde, görünenin ötesinde bir sır yatar. İnsanlar onu bilgelik, huzur ya da aydınlanma diye adlandırır. Ben ise ona sadece 'Gerçek' derim. Sen, bu gölün yüzeyini değil, derinliğini görebilen nadir ruhlardan birisin."
Yusuf şaşkınlıkla balığa baktı. "Peki ben ne yapmalıyım?" diye fısıldadı.
Balık cevap verdi: "Beni geri sal. Ama her gün, güneşin doğuşunda buraya gel ve gölün en derin yerini hayal et. Görmeye çalışma, hisset. Duymaya çalışma, dinle. Bir gün, Gerçek kendini sana gösterecektir. Unutma, en büyük sırlar, en basit eylemlerde gizlidir."
Yusuf, balığı yavaşça suya geri bıraktı. Balık, suya değer değmez bir ışık huzmesi halinde kayboldu.
O günden sonra Yusuf, her şafak vakti gölün kenarına geldi. Abdestini alırken, zihnini gölün derinliklerine salıyor, Gerçeğin fısıltısını hissetmeye çalışıyordu. Günler, haftalar, aylar geçti. Bazı günler umutsuzluğa kapılıyor, bazı günler ise en ufak bir esintide bile Gerçeğin nefesini duyduğunu sanıyordu.
Bir kış sabahı, gölün yüzeyi ince bir buz tabakasıyla kaplanmıştı. Yusuf yine oradaydı, abdestini alıyor ve içsel yolculuğuna devam ediyordu. Tam o anda, buzun altından yankılanan, berrak ve güçlü bir ses duydu. Ses, gölün ta derinliklerinden yükseliyor, sanki tüm evreni kapsıyordu:
"Gerçek, gözlerde değil, gönüldedir. O, dışarıda aranan bir şey değil, içinde keşfedilen bir haldir. Senin etrafındaki her canlı, gölün her damlası, şafaktaki her ışık huzmesi, Gerçeğin bir yansımasıdır. Sen onu ararken, aslında o sana rehberlik ediyordu."
Ses kesildiğinde, buzun üzerinde, Yusuf'un abdest aldığı yerden başlayarak, bir hilal şeklinde bir çatlak oluştu. Çatlağın içinden yükselen buhar, göğün derinliklerine doğru yükseldi ve kayboldu. Yusuf gülümsedi. Anladı ki, balığın sözleri sadece bir metafor değil, aynı zamanda bir rehberdi. Gerçek, gölün dibinde saklı bir hazine değil, Yusuf'un kendi varlığının en derin katmanlarında saklı olan bir bilinç haliydi.
O günden sonra Yusuf, göle farklı bir gözle baktı. Her sabah abdestini alırken, sadece suyunu değil, varlığının derinliklerindeki Gerçeği de temizlediğini hissetti. Ve etrafındaki her canlı, onun için artık sadece hayvanlar değil, aynı zamanda Gerçeğin canlı elçileriydi. O, gölün kenarında sadece bir derviş değil, Gerçeğin ta kendisi olmuştu.
****
("Yâ Rabbî..! O benim mektubumu parçaladığı gibi, sen de onun mülkünü parçala...!")
Medine'deki münafıkların reisi olan Abdullah bin Übey bin Selul, öleceğine yakın Resulullah Efendimizi çağırdı.
Teşrif edince:
"Arkanızdaki gömleği bana kefen yapınız" diye yalvardı.
Efendimiz de:
"Peki" dedi.
Ve öyle yaptı. Hatta cenaze namazını da kıldı.
Medine'de bulunan "bin münafık", Resulullah'ın bu merhametine hayran kalıp hepsi imânla şereflendiler.
Efendimiz aleyhisselâm Acem padişahı Hüsrev Perviz'e imân etmesi için bir mektup göndermişti. O alçak, mektubu açtı.
Okuyunca yırtıp parçaladı!
Ve elçiyi de şehit etti...
Efendimiz bunu işitti.
Ve hâliyle çok üzülüp
"Yâ Rabbî! O benim mektubumu parçaladığı gibi, sen de onun mülkünü parçala" buyurdu.
Fazla zaman geçmedi.
Hüsrev'in bir oğlu vardı.
Eline hançerini aldı ve babasını bununla parçaladı!
Hazret-i Ömer halife iken de Müslümanlar, Acem memleketinin tamamını fethedip Hüsrev'in nesli de mülkü de silinip gitti...
Enes bin Mâlik'te (radıyallahü anh)
Resulullah'ın verdiği bir mendil vardı ki bununla mübarek yüzünü silmişlerdi...
Hazret-i Enes de bununla yüzünü siler, kirlendiği zaman ateşe bırakırdı.
Kirler ateşte yanardı.
Mendil yanmaz ve tertemiz olurdu..
****
Dervişin Büyük Sınavı
Kırlarda yaşayan, kuşlarla hasbihal eden bu dervişe bir gün çok uzaklardan, kibrinden saraylara sığmayan bir Sultan misafir gelmiş. Sultan, dervişin etrafındaki ceylanları, dizinin dibindeki gri tavşanı ve omzundaki renkli kuşları görünce büyük bir hayranlık duymuş ama bir o kadar da içten içe haset etmiş.
Sultan, dervişe sormuş: "Ben koca bir ülkeyi yönetiyorum, binlerce askerim var ama kapımdaki köpek bile bazen bana hırlar. Sende ne bir kılıç var ne bir taç, peki nasıl oluyor da bu ceylanlar senin yanında böylesine emniyette duruyor? Sırrın nedir?"
Derviş, siyah sarığının altındaki derin gözlerini Sultan'a dikmiş ve sessizce yerdeki kaplumbağayı işaret etmiş. Kaplumbağa o sırada ağır ağır dervişin seccadesine doğru yürüyormuş.
Derviş demiş ki: "Sultanım, sen dışarıya hükmetmeye çalışıyorsun, ben ise içerideki 'aslanı' terbiye ettim. Senin sırrın korkutmaktır, benimki ise görünmemektir."
Sultan şaşırmış: "Nasıl yani? Şu an karşımda kanlı canlı duruyorsun, nasıl görünmezsin?"
Derviş tebessüm etmiş ve şöyle cevap vermiş:
"Eğer bir yerde 'ben' dersen, bir gölge oluşturursun. Gölge, ışığı keser. Işık kesilince karanlık başlar ve karanlıktan her canlı korkar. Ben şu kırların ortasında cübbemle, sarığımla ve şu hayvanlarla otururken; derviş olduğumu, yakışıklı olduğumu, doğru yolda olduğumu, hatta 'var' olduğumu unuttum. Ben aradan çekildim, geriye sadece O'nun eseri kaldı."
Sultan bir şey anlamadığını belli edince derviş son darbeyi vurmuş:
"Şu ceylan senin yanına gelmiyor, çünkü senin yanına gelince senin 'benliğini' görüyor. Benim yanıma geliyor, çünkü benim yerimde kimseyi görmüyor. İnsan, kendinden boşaldığı kadar Allah ile dolar. Ben yokum ki benden korksunlar. Sen ise o kadar çoksun ki, sana yer kalmamış."
Sultan o gün ilk kez, sahip olduğu her şeyin aslında kendisi için birer hapishane olduğunu anlamış. Dervişin yeşil cübbesi doğada kaybolurken, Sultan'ın altın işlemeli kaftanı güneşin altında ağır bir yük gibi omuzlarına çökmüş.
****
Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- bir din kardeşini Allâh için sevmenin, Allâh'ın muhabbetine vesîle olduğunu şöyle ifâde buyurmuştur:
"Bir kimse, başka bir köydeki (din) kardeşini ziyâret etmek için yola çıktı. Allah Teâlâ, adamı gözetlemek (ve sınamak) için onun yolu üzerinde (insan silüetinde) bir melek vazîfelendirdi. Adam meleğin yanına gelince, melek:
«–Nereye gidiyorsun?» dedi. O zât:
«–Şu köyde bir din kardeşim var, onu görmeye gidiyorum.» cevâbını verdi. Melek tekrar sordu:
«–O kardeşinden elde etmek istediğin bir menfaatin mi var?» Adam:
«–Hayır, ben onu sırf Allah rızâsı için severim, onun için ziyâretine gidiyorum.» dedi. Bunun üzerine melek:
«–Sen onu nasıl seviyorsan Allah da seni öyle seviyor. Ben, bu müjdeyi vermek için Allah Teâlâ'nın gönderdiği elçiyim.» dedi." (Müslim, Birr, 38; Ahmed, II, 292)
Diğer bir hadîs-i şerîfte de:
"Yedi sınıf insan vardır ki Allah Teâlâ, onları hiçbir gölgenin bulunmadığı bir günde, kendi (Arş'ının) gölgesiyle gölgelendirir… (Bu sınıflardan biri de) birbirlerini Allâh için seven, bir araya gelişleri ve ayrılışları bu muhabbetle gerçekleşen iki kişidir…" buyrulur. (Buhârî, Ezân, 36)
Böyle kâmil mü'minlerin din kardeşlerine duydukları muhabbetin temel gâyesi, Allâh'ın rızâsına erebilmektir. Din kardeşinin duâsından istifâde etmek, onunla ülfet ve ünsiyet kurmaktaki tek niyet, Allâh'a yakın bir kul olabilmektir.
Nitekim tasavvufta "yol kardeşliği" demek olan "ihvanlık" da; Allâh'a giden yolda yardımlaşmayı, dînî ve mânevî meselelerde birbirini desteklemeyi, kardeşinin eksikliğini telâfî etmeyi ve onun dert ortağı olmayı ifâde eder ki, İslâm kardeşliğinin çok ince ve derin bir hassâsiyetle yaşanmasıdır.
***
HAKİKİ DERVİŞ
Bir pâdişahın çocuğu hastalandı. Ellerinden geleni yaptıkları halde, bütün hekimler çaresiz kaldı. Padişah ellerini açıp:
"-Ya Rabbi, çocuğum şifâ bulursa, ülkemde yaşayan dervişlere şu kadar akçe sadaka vereceğim." diye adakta bulundu.
Haftalar sonra Padişahın çocuğu iyileşti. O da adağını yerine getirmeye niyet ederek akçeleri keselere koydu.
Vezirini çağırarak:
"-Al, bu keselerin içinde ne kadar akçe varsa, zâhidlere dağıt!.." dedi.
Vezir, aklı başında kurnaz biri idi. Keseleri aldı, akşama kadar dolaştı. Akşam olunca geldi. Keseyi öptü, pâdişahın önüne bıraktı ve:
"-O kadar aradığım hâlde hiçbir zâhid bulamadım, kimseye bir akçe veremedim." dedi.
Pâdişah:
"-Bu nasıl iş, nasıl söz!.." dedi. "Ben biliyorum ki; bu şehirde dört yüz zâhid var!.."
Vezir:
"-Ey cihan pâdişahı! Zâhid olan para almıyor, almak isteyen ise, zâhid değildir." dedi.
Pâdişah güldü. Orada bulunanlara dönerek şöyle dedi:
"-Benim, vakitlerini Allâh'a ibâdete hasreden, Dünya'dan el etek çeken bu insanlar hakkında ne kadar muhabbetim varsa, bu yaramazın da o kadar düşmanlık ve inkârı vardır. Bununla beraber o haklıdır. Bir zâhid akçe, lira alırsa; git ondan daha zâhid birisini tedârik eyle."
Derler ki, dervişlerin yolu on esastan ibarettir ki: "Zikir, şükür, hizmet, tâat, başkasını kendisine tercih, kanâat, tevhid, tevekkül, teslim, tahammüldür. "
Her kim bu sıfatlara sahipse, kıymetli kaftan giymiş olsa bile derviştir. Fakat boşboğaz, namaz kılmayan, zevk ve hevâsına tâbî olan, türlü nâhoş arzular besleyen, gündüzleri akşama kadar şehvet arkasında koşan, geceleri sabaha kadar gaflet uykusunda geçiren, ortaya ne gelirse yiyen, diline ne gelirse söyleyen kimse, aba giymiş olsa bile derviş değildir. Kaba giysiler içinde ne müminler, aba içinde ne kâfirler vardır.
Ey içi takvâdan uzak, fakat üzerine riyâ elbisesi giyinmiş olan kimse!.. Sen ki, evinde kuru bir hasır üzerindesin; kapına yedi renkli perde asma!..